Sıradışı Bir Akademisyen

Sıradışı Bir Akademisyen


Balerin, akademisyen, gezikolik, muhalif... Başladığı her işte sonuna kadar gitmeyi ba­basından düstur edinen, çocukken babasının görevinden dolayı ABD'ye gidip gelen, sonra eğitim sürecinde yurtdışıyla bağını koparmayarak rehberliğe, ardından modaya merak salan Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu ile akademis­yenliğe uzanan hayatını konuştuk.

 

WR: Çocukluğunuzda babanızın görevinden dolayı ABD'ye gidip gelmişsiniz. Bu deneyimler size neler kattı?

Çok mutlu, huzurlu ve sevecen bir aile içinde büyüdüm. Kü­çüklüğümden itibaren her zaman bir birey muamelesi gördüm. Babamın biraz acele etmesinden ve okuma yazmayı sökmüş ol­mamdan dolayı beş buçuk yaşında babam beni ilkokula yazdırdı.

İlkokula başladıktan sonra yine 2-3 akademik dönem ben de ABD'de ilkokula devam ettim. Zaman zaman ABD'de ya­şayıp geri Türkiye'ye dönmem gerekiyordu bu süreçte. Sürekli düzen değiştirmek zor tabi ama bu kültürlerarası gidiş geliş be­nim sosyal açıdan uyum sağlama kabiliyetimi, adaptasyonumu geliştirdi. Bir sene ABD'de okuyordum sonra Türkiye'ye gelip aynı yerden devam etmek zorunda kalıyordum. Bu deneyimler bana çok şey kattı.

Türkiye'ye geldiğimde ortaokulu Beşiktaş'ta -o zaman Ata­türk Kız Lisesiydi- şimdiki Beşiktaş Anadolu Lisesi'nde oku­dum. O zamanlar ABD'de okuyup Türkiye'ye gelince Robert Koleji ya da Üsküdar Amerikan Koleji'ne transfer oluyordunuz. Babam ise devlet okulunda okumamı istiyordu, böylelikle hem Türkçe ağırlıklı dersler sayesinde Türkçem kuvvetlenecek, hem de Türkiye gerçeklerinin daha çok farkında olacaktım.

 

WR: İngiliz Dili ve Edebiyatı'ndan mezun olduktan sonra yüksek lisansınızı Gazetecilik ve Halkla ilişkiler üzerine yapmışsınız. ilginiz bu yönde miydi? Akademisyen olmaya nasıl karar verdiniz?

Üniversite yıllarımda İngiliz Dili ve Edebiyatı okurken, özel İngilizce dersleri vermeye başladım. Hafta sonu harçlığımı çıka­rıyordum. Ardından Turizm Tanıtma Bakanlığı'nın Profesyonel Rehberlik kurslarına katıldım altı ay süreyle, sonra üç haftalık Anadolu gezisi yaptık 1980 Ekim'inde tam darbe sonrası. Rehber­lik yaparken birçok güzel deneyimim oldu. Bir keresinde Tokyo Üniversitesi'nden arkeoloji profesörleri ile birlikte hayatımdaki ilk Batı Anadolu turumu yapmıştım. Ne anlatsam düzeltiyorlardı, me­ğerse bazı şeyleri eksik bazılarını da yanlış anlatıyormuşum, tabi benim en büyük şanssızlığım ilk turumda arkeoloji profesörlerini gezdirmem oldu. Ancak Japonlarla geçirdiğim on iki günlük süre bana o kültürün başka hiçbir kültüre benzemediğini öğretti.

Bir süre Sheraton Otel'de resepsiyonda çalıştım. O da yo­rucu ama ilginç bir deneyimdi. Daha sonra Benetton serüvenim başladı. Üniversite'de İtalyan Dili ve Edebiyatı yardımcı sertifi­kası aldığım için İtalyanca biliyordum. Türkiye'de açılacak olan Benetton mağazaları için bir ay süreyle Milano'daki Benetton mağazasında bulunarak reyon ve satış düzeni ile ilgili bir rapor hazırlamam istedi. Sonuçta ne turizm ne de moda sektörünün beni manevi yönden tatmin etmediğine karar verdim.

Açıkçası üniversite bittiğinde akademik kariyer yapmayı hiç düşünmüyordum. Tembel bir çocuk değildim, derse de­vam eden, iyi dinleyen bir öğrenciydim ama "inek" olarak tabir edilen öğrencilerden de hiç haz etmezdim onlar da benden. O zamanlar bir nabız yoklaması yapsalardı, çok az insan benim akademisyen olacağımı tahmin ederdi. Okumayı, yazmayı, araş­tırmayı ve her zaman disiplini sevdim. Lisedeki tarih hocam an­nemi bir gün okula çağırıp, "Öyle bir sınav kağıdı verdi ki hep sebep sonuç, nedensellik ilişkisi kurmuş" demiş. Analitik, eleşti­rel bir düşünceye sahip olduğumu o dönem hocam fark etmiş ve anneme "Yasemin iyi bir akademisyen olur demiş" anneciğim de hep benim akademisyen olmam için teşvik ve telkinde bulun­muş olan insandır.

Babam, akademisyenliği düşünmeye başladığımda, beni tartmak ve hatta kararımdan emin olup olmadığımı bana da sorgulatmak için "Akademisyenlik uzun soluklu bir maraton, sen ise özgür ruhlu bir insansın, iyi düşündün mü?" gibi sorular so­rardı. 1986 Şubat'ı itibariyle Marmara Üniversitesi'nde Gazete­cilik Yüksek Lisansı'na başladım.

İletişimin özellikle yeni bir disiplinlerarası alan olması beni cezbetti. Neticede gazetecilik mesleğinin doğasında olan barış, insan hakları, demokrasi gibi kavramlar ve mesleğin en önemli var oluş nedeni olan kamunun bilgi edinme hakkı, kendime ya­kın hissettiğim kavramlardı.

2009'dan beri nefret söylemi ve nefret suçları konusunda çalışıyorum. Ocak ayında editör­lüğünü yaptığım kitap yayımlanacak. Benim yapmaya çalıştığım toplumda sesi çıkmayan kesime de yer verebilmek. Bu benim önem­sediğim bir şey ve onlarla her yerde nefrete karşı savaşıyoruz.

 

WR: Baleyle tanışmanız nasıl oldu?

Küçüklüğümde annem piyano çaldığından ağabeyimle benim de piyano öğrenebilmemiz için yarı Rus yarı İtalyan yaşlı bir piyano hocasından ders aldırmıştı. Ağabeyimle bir­likte piyano hocasına resmen eziyet ettik ve kaçırttık; ama ben baleye çok meraklıydım. 15 sene Klasik Bale yaptım BTDA(British Theatre Dance Association) dan öğretmenlik sertifikalarım var. Klasik Bale için boyum çok uzun olduğundan Modern Bale'ye yöneldim. Başlangıç ve orta seviye eğitmenlik sertifi­kası aldım. Sonra Cem Ertekin'in kurduğu Türkiye'nin ilk özel dans grubu Çağdaş Bale Topluluğu'nda dans ettim.

WR: Yurt dışında yaşamayı düşünmediniz mi?

Türkiye'yi çok seviyorum. Tabi ki yurtdışının akademik anlamda nimetlerinden faydalanmak, uluslararası konferansla­rın havasını teneffüs etmek çok iyi ben her yıl yurt dışında bir uluslararası konferansa katılmanın bir akademisyen için önem­li olduğunu düşünüyorum. Ama sürekli olarak Türkiye dışın­da yaşamak istemedim. Elime birkaç imkan geçti ama kabul etmedim, şimdi düşünüyorum da bu yöndeki kararım rahmetli annem ve babama düşkünlüğümden kaynaklanmış. Uzaktan kumanda bir akademisyen olarak güncelliğinizi koruyamıyor-sunuz. Yani topluma dışarıdan değil de içeriden "onlardan biri" olarak bakmak gerekiyor.

Son iki yıldır da ciddi anlamda Sivil Toplum Örgütleri ile ça­lışıyorum. Akademisyenlerin her şeye dışarıdan, elitist baktığına dair bir algı var. Gerçi bu yargının haklılığını destekleyen birçok akademisyen var; ama akademisyen olarak belli bir olgunluğa eriştikten sonra "toplum için bilim" yapmaya başlıyorsunuz.

WR: Sporla aranız nasıl?

Sporla aram çok iyi. Profesyonel yarışlara katılmadım ama iyi yüzerim ve su sporlarını çok iyi yaparım. Bisiklete binmeyi ve açık hava sporlarını severim. Yazın düzenli olarak bisiklet, yüzme ve tenis ile kışın da pilates ile haşır neşirim.

Karar verdiğim şeyi sonuna kadar götürürüm. Bu öğrenil­miş bir şey, bizim evde böyleydi. Bir şeye başladın mı bitirmen gerekirdi. Bu bizim en büyük sorumluluğumuzdu, her konuda vardı. Bu bende bir suçluluk duygusu bile yaratabilir. Kesinlik­le maymun iştahlılık yapmak istemem. Çünkü bir şeye başla-dıysam, bitirmem gerekir. Nasıl inandığım bir insanın yanında sonuna kadar durmak yaşam felsefemse; yaptığım işte de sonu­na kadar gitmek, kendime olan saygımla ilgili ve biraz da ob-sesif karakterimle alakalı. ABD'de işe alınırken obsesifler her zaman karakter yapısından dolayı tercih edilir çünkü üç beş defa her şeyi kontrol ettiklerinden hata yapma olasılıkları daha azdır. Bir proje, bir plan teslim edilecekse her zaman vaktinden önce hazırlarım, verilen süreci zorlamam. Tabi bende de var olan bu takıntılar beraberinde bir sürü zorluklar getirmiyor, beni yıpratmıyor değil. Yaptığını beğenmiyorsun, zaman zaman kendini oyuyorsun ama karşılığında güzel şeyler de çıkarın­ca onun keyfini çıkarıyorsun. Tüm bu zorluklara katlanmaya değiyor, iyi sonuç alınca. Bu şeyler anladığım kadarıyla yaşla, deneyimle yontuluyor. Benim örneğim de öyle. 40 yaş sonrası çok daha dinginim, artık 50'yi de devirdik. Kendinle barışık olmak, huzur içinde olmak yapacağınız işlerde de yolunuzu açıyor. Benim en büyük düşmanım kendimim, kendimden baş­ka kimseyle uğraşmam, mücadelem hep kendimle.

 

WR: Kendinize has bir giyim tarzınız var. Modayı takip edi­yor musunuz, bu tarzı nasıl oluşturdunuz?

Bir mağazaya gidip beğendiğim şeyi alıyorum. Üstümde-ki gibi pazardan 10 TL'lik bir t-shirt de alabilirim. Daha çok ayakkabı ve çantada belli markaları tercih ediyorum ama giysi konusunda, dediğim gibi marka takıntım yok.

 

 

WR: Sunumlar, kitaplar, dersler bütün bunların dışında neler yapıyorsunuz?

En büyük tutkum, seyahat. Daha yeni Küba'dan geldik. Geçen sene Vietnam'a, Kamboçya'ya gittik. Önümüzdeki yıl Güney Amerika'ya gitmeyi planlıyorum. Paris, Londra'yı se­yahatten saymıyorum. Bilinmeyen, egzotik, farklı yerleri gör­meyi çok istiyorum. Emekli olduğumda -eşim de bu konuda en büyük destekçim- favori yerlerimize gidip bir hafta, 15 gün değil de, 3-4 ay kalmayı planlıyoruz. Küba'da o hissi çok ya­şadım; Bangkok çok rahat ettiğim bir şehir; Kamboçya'ya aşık oldum. Asya ilgimi çok çekiyor. Zamanla yarışan, hep koşuş­turan biriyim. 24 saat bana yetmiyor ama Asya'da zaman duru­yor. Orada bağıran yok, yüksek ses tonu yok. Sen de ayak uy­duruyorsun oraya ve bir anda onlara benzemeye başlıyorsun. 3 gün, 4 gün sonra onlar gibisin. Hiç sakin bir insan olamadım, hep panik içinde oraya buraya yetişmekle geçiyor hayatım ama bunun da bana ayrı bir zevk verdiğini ve yaşama bağladığını itiraf etmeliyim.

 

WR: Bu alanda birçok çalışma yapmış ve kitap yazmış bir akademisyen olarak kadın bedeninin medyada kullanımıy­la ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Klasikleşmiş, klişeleşmiş şeyler var; özellikle üçüncü sayfada veya birinci sayfada. Bir de arka sayfa güzelleri var. Ertuğrul Özkök'ün "arka kapak güzelini ben seçerim" diye gururla söylediği cümle aslında kadın bedeninin medyada kul­lanımını özetliyor. Kadın bedeninin ciddi anlamda metalaştı-rılması söz konusu. Kapitalist ideolojiye göre erotizm satar, cinsellik ve şiddet satar. Böyle bir slogan var ne yazık ki ve ciddi anlamda bir ihlal söz konusu. Haberlere baktığınız zaman ölü bir bedenin dahi mozaiklenmeden verildiğini, ölümün o acı ifadesinin direkt olarak gazetenin ilk sayfasına taşındığını gö­rebiliyoruz. Kadın bedeni derken de sadece şehvet uyandırıcı şekilde kullanılması değil konu; üzüntü ve acının ajite edilerek sunulması ya da yazılan yazılar da çok önemli. Öyle haberler görüyorsunuz ki, adeta o suçu haklılaştırıcı başlıklar, meşrulaş-tırıcı bir dille yazılıyor. Olayların bu şekilde haberleştirilmesi çok yanlış. Uluslararası deklarasyonda kadınlarla ilgili yapılan haberlerde kesinlikle kimliği anlaşılır bir şekilde vermemelisi­niz maddesi yer alır ancak haberlere baktığınızda kadının adını vermese bile kadının çalıştığı iş yeri, oturduğu ev adresi verili­yor. Bütün yakın çevreye kadın teşhir ediliyor. Tabi ki bunların yanlış olduğu biliniyor ama bütün bunlar reyting ya da tiraj canavarına yenik düşülerek yapılan şeyler.

 

WR: Kadın dergileriyle ilgili ne düşünüyorsunuz, alıp oku­yor musunuz?

Ne yazık ki iyi bir kadın dergisi okuyucusu değilim. Bir dö­nem baktığımızda gördüğümüz şey; bir erkeği nasıl tavlarsın, erkeği kendine aşık etmenin 10 yolu, nasıl seksi görünürsün, nasıl sıfır beden olursun gibi şeylerdi. Kadınları zavallı, ha­yatındaki tek amacı erkek tavlamak olarak yansıtıyorlardı. Bu duruma çok üzülüyorum.

Kadın haklarının kadınlar tarafından ihlal edildiğini görü­yoruz. Kadın dergilerinin çoğunun başında da kadın var. Ka­dınların kendi kimliğine sahip çıkması lazım; haberlerde de aynı şeyler var. 24 saat gazetecilik diye bir çalışma yapmıştım. Konuştuğum kadın gazeteciler "Ne yazık ki gazeteye girdiği­miz zaman kadın kimliğimizi portmantoya asıyoruz" dediler. Yani o kadar erkek egemen bir topluluk ki, "Ben kadın oldu­ğumu unutuyorum ve zaman zaman kadın haklarını ihlal edi­yorum" diye bir itirafta bulundular. Buna inanıyorum. Tabi bir etken daha var. Gazetelerdeki yöneticilerin yüzde kaçı kadın Türkiye'de? Ana akım medyada bir tane kadın genel yayın yö­netmeni var mı? Bir dönem Akşam Gazetesi'nde Nurcan Akad genel yayın yönetmenliği yaptı, sonra ayrıldı. Dolayısıyla ka­rar verme merciinde hiç kadın yok.

 

WR: Hayatta en büyük başarınız nedir?

Hayatta en büyük başarı diye bir tanım yok bence. Bir sürü başarı olabilir ama anne olmak bence çok çok önemli bir şey. İyi bir anne olduğumu düşünüyorum, iyi bir evlat yetiştirdiğime inanıyorum. Kızımla gurur duyuyorum. Be­nim önüme geçen bir çocuk oldu. Bu bana çok gurur veriyor. Çocuk sahibi olmadan bu duyguyu anlamak mümkün değil, çocuk sahibi olmayanın da bu duyguyu anlamasını bekle­mek haksızlık. Hocam Mina Urgan'ı rahmetle anıyorum: "Annelik, gönüllü köleliktir" onun sözüdür. Hayatta hiçbir beklentin olmadan sürekli veriyorsun. Hayatta hiçbir insana bu kadar hoşgörü ve tolerans göstermek mümkün değil. İyi bir anne olmak için çok çabaladım, kızım Deniz'in benden, hayattan ve en önemlisi kendinden olan memnuniyetine, ha­yattaki duruşuna baktığım zaman iyi bir anne olmayı başar­dığımı söyleyebilirim.

kwanpen